13 Aralık 2009 Pazar

Havlu

Geçmiş yılları düşünürken, aklıma geldi. Ailemle gittiğim onlarca yer var geçmişimde. Şu an görmek, gezmek isteyebileceğim yerler, ama boşa harcanmış zamanlar.

Şu an o anki kendime bakıyorum ve düşünüyorum, o anların tatile giderken bavula sıkıştırılan havu kadar faydası olmamış bana.

Ne yazık, hem bana hem zamana...

10 Aralık 2009 Perşembe

Eminönü

30'undan sonra ödev yapmaya başladık hadi hayırlısı...































ps : fotoğraf yüksek lisansına başladığımı söylemiş miydim?

24 Kasım 2009 Salı

Kaş, Göz , Arpacık

Kişisel zevklerim arasındadır kaş göz güzelliğini değerlendirmek. Ama son zamanlarda moda bir garip.

Anlamıyorum, dedir bu son dönemlerde 2 parmak kaşın olayı? Kaş yapmak için vücudun diğer yerlerinden nakil mi yaptılar dünün kalem kaşlıları?

O değil güzel de olmuyor ki...

26 Eylül 2009 Cumartesi

Tatil Notları - Gün 1

Tatile başlarken bir günlük tutmayı düşünmüştüm. Hatta buna Essek gibi calismak. ile de başladığımı da itiraf etmem gerekiyor.

Ama sonrasında, özellikle de döndükten sonra düştüğüm devam eden eski yaşamımla tekrar karşılaşınca bundan vazgeçme noktasına geldim.

Ta ki bu güne kadar. Aslında tam anlamıyla bir günlük olmayacak belki, belki benim eleştirel, insan ve özellikle hayvan sevmeyen gözümden etrafımda gelişen olayları anlatacağım ama olsun.

Hazırsanız, işte geliyor. (tam amerikan filmi, "Fire in the hole" mu deseydim.

Gün 1 :

Bugün tam bir tatil günü gibi başladı. Zamanın farkında olmamak, geç kalkmak ve geciktiğini sanmak ama tembel bir telaş ile acele ediyor numarası yapmak vs..

Ama sanırım tatilin yanlış gününü yaşıyorum. Bugün günü ve zamanı kaybettiğim tatilin ortasından sonraki günlerden biri değil de tatilin ilk günü. Ve ben uçağın saatini yanlış biliyormuşum! Saat 12:10 değil de 16:50'deymiş uçağım. Boşuna etmişim o kadar eşşekliği...

---

Evet, uçakta bir ünlü var. Attila Atasoy... Kadın dediğin menopozdan sonra bile içindeki groupie ruhunu kaybetmiyor. "Attila Bey" şuh haykırışları yüzünden uyuyamadım yine.

---

"Where are you from?"
"Czech Republic"
"Where??"
"Czech Republic?"
"Who is publisher?"

Attila, umarım bu ses senin değildir. Ama sana çok benziyordu.

---

Qatar Airways ile ilk defa uçuyorum. Ama ilk defa bir uçak yemeğini neredeyse yarıladım. Bir de her koltukta monitör olsa...

---

Doha'ya indik. Otobüslerle terminale aktarma bekliyoruz. Uçak kapısından çıkmamla yüzüme çarpan sıcaktan sendelemem bir oldu. Nasıl bir sıcak bu, dayanılmaz...

Terminale aktarma yapacak otobüse girdiğimde ilk dikkatimi çeken tutamaç(?)larda metallerin üzerindeki su damlacıkları oldu. Isı farkını siz düşünün...

---

Doha'da transfer yolcularını terminale sokarken arıyorlar. Ama asıl eğlence de burda başladı. 170 üstü ve topluca bir bayan güvenlik görevlisi, başı örtülü ve bir çeşit soft türban kıyafeti ile güvenlik bankosunun arkasında YMCA dansı yapıyor.

Arkada Duty Free'yi görüyorum da nedir ki o? Aston Martin?

---

Doha'da aktarma bekliyorum. Biraz uzun süre. Çok eğlenceli bir yer burası. Her ülkeden insan var.

Evet Duty Free'deki Aston Martin. Ama piyango'nun ödülüymüş. Ne biçim İslamik devlet bunlar. Şans oyunları kumar değil mi lan?

---

Artık son 2 saat. Atatürk Havalimanı'nda Check In alanına kocaman yazmışlar, Check In 1 saat önce Boarding Gate 20 dakika önce kapanır diye. Ama Fahr Abdul Bin Farani denen herifi 45 dakikadır "Last Call" adı altında anons ediyorlar. Haksızlık değil mi bu. Bak yine başladı...

---

13 Eylül 2009 Pazar

Tatil yaptim

Istanbul -> Doha -> Bangkok -> Manila -> Hong Kong -> Bangkok -> Doha -> Istanbul

Ucmaya doydum.

3 Eylül 2009 Perşembe

Essek gibi calismak.

Deyimler sozlugunde Bunin acinlamasini asagidaki gibi guncellemek istiyorum

O kadar cok calismak ki arkadaslarina verdigin sozleri unutmak, bildigin esseklik etmek

Kusura bakma emre, seni de yordum

30 Ağustos 2009 Pazar

This is the last song... This is The Last Time...

Ne zaman bu müziği dinlemeye başladım ve ne zamandan beri bu rocker konseptine büründüm bilmiyorum ama son bir kaç yıldır iPod'umun %20 sinden azı rock genre'sine dahil müziklerden oluşacak şekilde bir değişime girdim.

İlk başta, bu müzikte ilk dinlediklerimi hatırlamakta zorluk çeksem de, sonrasında jazz-rock genre'si ile trt ekranlarında efsaneleştirilmiş Joe Cocker ile başladı sanırım. Belki de babamın genlerinden gelen 68 ruhu Joe Cocker ile tetiklendi ama 68 ruhundan bana geçen sadece o kadar... Hatta bırakın 60 ları, 70'lerden bile hayatıma giren bir Ronnie James Dio vardır, ki o da Dio olarak... (Yeah Holy Diver!!!)

Neyse Joe Cocker sonrası, 93 yılının muhteşem trafiğinde Brian Adams, Guns'n Roses ve Metallica sonrası gelişen rocker konseptim, 90 ların sonunda Amorphis ve Dark Tranquillity'yi bulan bir müzik zevki ile beynen olmasa da fiziken olgunlaştım. Tabii o dönemde tanıdığım daha onlarca grup vardı ama Paradise Lost, Tea Party gibi gruplar sonraki 10 yılımda değişmeyen, çoğu zaman playlist'in bir kenarında, kimi zaman da harddisk'in ikinci partition'ının alt klasörlerinde yer alan isimler oldu.

Bu yaz ise o dönemi sonlandırmak için güzel bir fırsat geçti elime. Paradise lost ve Faith No More gibi isimlerin konserleri ile güzel bir veda olabilirdi. Hatta Paradise Lost'un çoğu konserinin bitiriş şarkısı olan ve Evolve albümündeki live kaydın son şarkısında dillendirilen anons da ne güzel gider diye düşünmüyordum:

"This is the last song, this is 'The Last Time'"...

Sonra The Last Time girer ve yazılar akmaya başlar. Hayatımın 15 yılında bir şekilde dinlediğim, hissettiğim duygulara refere ettiğim ve her dinlediğimde yine aynı duyguları hissettiğim müziğe bu şarkı ile veda edebileceğimi umuyordum.

Ama olmadı... Paradise Lost The Last Time ile bitirmedi ve ben de bitmedim. Bitemedim.
Paradise lost last time ile bitirmedi ve ben de bitmedim. Öngörüleri güçlü biri olarak, yanıldım.

Evet, Paradise Lost bana bir şey öğretti. Hayat, kanıtlar ne olursa olsun, benim öngördüğüm gibi gitmiyor. Umarım, diğer öngörülerimde de böyle olur ve yanılırım. Umarım, konser sırasında hissettiğim duygular ve yaşadığım anlar The Last Time'da olduğu gibi değil de , bir not ile aydınlık bir geleceği öngörür ve ben, yine, yanılırım:

"Hearts beating... Heats beating... NOT for the last time..."

16 Ağustos 2009 Pazar

Empire of the sun




Steven Spielberg'in en sevdiğim filmi. Tabi bunda sinemada izlediğim ilk film olmasının da payı var. Ayrıca harika posteri ve daha sonra Batman ve Terminator'ün ikisinde birden esas oğlanı oynayacak Christian Bale'in harika performansını da esgeçmemek lazım.

Spoiler olmasın ama filmin bir yerinde Jim'in Japon marşına eşlik ettiği sahne ve final sahnesi ile inanılmazdır. İzlemeyen herkese tavsiye ediyorum. Ufaktan da bir konusuna dokunursak;

2. Dünya Savaşı ( evet yine ) sırasında geçen film Çin'de yaşayan İngiliz bir ailenin erkek çocuğu Jim'in etrafında gelişen olayları anlatıyor. Çin'in Japonlar tarafından işgali sırasında ( ki o zamanki Japonlar Çin'in yarısını işgal etmişler, hem de SONY olmadan ) ailesinden ayrı düşen Jim, bir şekilde Basie'nin ( bir diğer harika oyuncu John Malkovich) himayesine girer.

Terbiye sınırları içinde "kanunsuz ve hırsız" olarak kabul edilebilecek Basie, aslında puştun tekidir ve önce Şangay'da sonra da toplama kamplarında hayatta kalmanın yollarını öğrenir.

Jim'in üzerinde savaşın bıraktığı psikolojik izlerin final sahnesindeki aktarımı için yaklaşık 150 dakika beklemeniz gerektiğini ama buna değeceğini tekrar hatırlatıyor ve iyi seyirler diliyorum.

not : Film şu an tv8'de yayınlanmakta. Bu fırsat ile dublaj da olsa yayınladığı kaliteli filmler için tv8 i kutluyorum.

Dünya Atletizm Şampiyonası ve HD nimetleri...

Dünya Atletizm Şampiyonası'nı dandik PAL yayında izlemek bile HD ile gelen teknik üstünlüğün tadını almak için engel olmuyor.

Şu an TRT3 de Bayanlar Hephtatlon mücadelesi var ve atış anındaki atletlerin, HD nimetlerinden yüksek frame rate'li yayın sayesinde, yavaş çekimdeki görüntüleri inanılmaz. İnsan vücudunun nasıl zorlandığını, kasların nasıl kasılıp nasıl geçşediğini hissediyorsunuz...

Ama bir yandan da kendinizi düşünmekten alamıyorsunuz. Bu zorlamanın verdiği acıyı, harcanan gücü düşünüyorsunuz... Ve atletleri... Bir sorun var sanki...

Bir yandan da soruyorsunuz... Ne için, diyorsunuz. Ne için yarışıyorsunuz... Siz ve biz aynı insanlarsak, biz insan değiliz; değilsek siz bizim dünyamızdan değilsiniz...

Sanki bazı sınırlar aşılmış artık, sanki amatör şemsiyesi altında yapılan bu profesyonel sporculuk insanlardan uzaklaşmış.

Bir yandan da keyifle izliyorum. 22:30 da 100 metre finali var ve onu bekliyorum... Asafa Powell kazansın ama Usain Bolt kazanacak yine, ve powell yine kaytarıcak kazanamayacağını anlayınca...

ps: Değinmeden edemeyeceğim olimpiyatlara katılan atletlerin vücutlarına yaptırdıklar dövmeler de aslında benim düşündüğümün aksine, amatörlüğün devam ettiğini gösteriyor olabilir...

Biri beni durdursun...

Geçen gün çizgi roman geçmişimden bahsetmiştim; şimdi de olası geleceğimden korkar oldum. Üstünden 6 gün geçti War Stories Vol.1 in üstünden ve bitmiş hanesine eklenen 3 yeni cilt daha var. Ve durmuyorum, duramıyorum...

Şimdi kısaca biraz bitenlerden bahsediyim...

100 Bullets Vol.1



Düşünün ki hayatınız bir nedenle mahvolmuş ve bu mahvoluşun etkisinde yaşamınızı sürdürmeye çalışıyorsunuz. Ya hapisten yeni çıkmışsınız ya da tüm malvarlığınızı kaybetmiş ve ailenizden dışlanmışsınız. Bir gün biri geliyor ve sizi şu anki yaşamınıza sürükleyen kişi hakkında bilgi veriyor. Ve yanında bir çanta.

Çantanın içinde bir kaydı olmayan tabanca ve 100 adet mermi var. Ve ne yapacağınızı size bırakıyorlar. Ne yapardınız?

İşte böyle hikayelerden oluşuyor 100 Bullets. Oldukca beğendim. Hatta beni bu pazar günü evimde ne tutuyor bilmiyorum. Gidip 2. cildini almalıyım hemen. Bu arada 13. sü gelmiş, yolum uzun ve bu yolda ilerlemekten korkmuyorum...

Battler Britton



Evet, yine 2. dünya savaşı ve yine ben...

Konu Kuzey Afrika'da geçiyor. Yıl 1942. Yoğun Alman hakimiyetinde direnen müttefikler içinde geçiyor mevzu. Battler, RAF'da bir filo kumandanı. Ve her şey bu filonun Amerikan ordusuna ait bir üsse inmesi ile başlıyor.

Sonra anlıyorsunuz, beraber çalışmak zorunda olan 2 farklı filo ve klasik havacı kavgaları... tüm filme , pardon aklım Top Gun'a gitti, tüm kitaba yayılmış durumda bu çekişmeler. Bir kaç hava kapışması ve bir düzine kadar tartışma...

Her ne kadar daha ilk görevlerinde benim gözdelerim olan Stuka'ları maymuna çevirmiş olsalar da keyifle okudum. Seviyorsanız dönemi, tavsiye ediyorum.

The Losers



Bir gün, öylesine takılırken, araya sokuşturdu Emre, okursun seversin diye. Evet, sevdim de. Hatta bu 3'ünden en çok onu sevdim...

Olaylar eski bir özel kuvvet ekibinin etrafında dolanıyor. CIA tarafından kullanılmış ve gözden çıkarılan bu ekip, ki kendilerine Losers diyorlar, bir helikopter kazası sonrasında yokedilmeye çalışılır. Ve bu ekip sonra öc almayı amaçlar...

Amerika'nın dünya üzerindeki silah ve uyuşturucu politikası, iç işleri ve departmanlar arası kapışmalara da yer veren The Losers Hollywood'unda ilgisini çekmiş ve 2010 yılında yayınlanacak bir film olarak karşımıza çıkacakmış. Film hakkında bilgi almak için buyrun

10 Ağustos 2009 Pazartesi

War Stories (Vol. I)

Biraz uzun bir intro olmuş ama ilk, affedin.

Küçüktük, tv tek kanallı, gazeteler daha ince ve sadece dış tabaka renkliydi. Biz de çizgi roman okurduk. Çizgi film neydi ki o dönemde. Hafta içi sabah (sabahçıydım hep) 1 saat , pazar saat 7 de Robotek ( bildiğin macross canım ) ardına Yedi Renkli Çiçek(!) gibi kız dizileri ve sonrasında 1 saatlikçizgi sinema. Ardından da Western!

O zamanlar neler okurduk? Conan, Texas&Tommiks, Phantom vs yanında Milliyet Çocuk, Tercuman Çocuk bir de üstüne Gır Gır, Fırt... Avanak Avni, Utanmaz Adam...

Sonra interStar geldi, Kaptan Mağara Adamı ile. yanında da Ahmet Özal ile Cem Uzan, Scooby doo niyetine... Zamanla unuttuk bunları, bir Limon kaldı sonra Leman daha sonra da şimdi ki ıvır zıvırlar. Onları da bırakalı on yıl oluyor...

Bıraktık okumayı çizgi romanları ve sonra, Emre sağolsun, başladık yine. Önce DMZ, sonra Top Ten, daha sonra da Fixer. Şimdi de elimde War Stories ve 100 Bullets var. Sırada ise Y : The Last Man. Ama ben size War Stories'den bahsedeceğim. Diğerleri zaman oldukca...

---

Bir gün, Emre'nin yeni ürünü Yürüyen Ölüler' (Walking Deads) in tanıtım partisi için, GON'a uğrayıp zaman geçirirken daha stoklara girilmemişler arasında gördüm onu. İlk görüşte aşk! ama naz yaptı biraz, stoklara girip de elime geçmesi 1 gün aldı. Artık benim!

War Stories Vol.1 tam benim için sanki. Hevesle bir şeyler okumak isteyen ve 2. Dünya Savaşına hayran biri olarak hemen başladım okumaya. Gün itibari ile de bitti. Kısaca;

War Stories Vol 1 , 4 hikayeden oluşuyor. 240 sayfa. Klasik boyut, klasik kayğıt, renkli...

Hepsi biraz tanıdık benim için. Yıllar önce bir şekilde edindiğim Baskan Yayınları'nın Savaş Romanları serisi gibi. Zaman ve cepheler , tanklar ve destroyerler, mekanlar ve generaller... Tahmin etmişsinizdir, hemen içine gömüldüm zamanın. Üstüne bir Das Boot ve Band of Brothers'ın Bastogne dönemi bölümleri de izlerim şimdi...


Neyse ilk öykü Johann's Tiger... Bir alman Tiger'ı (Big Max) ve onun mürettebatını konu alıyor. Tiger'ın heybetini görüyorsunuz, tabi Ruslar'a karşı. Amerikalılar happy ending...

Sonra D-Day Dodgers. Italya'daki Irlandal'lar arasında, bıkmış komutan eşliğinde. Sonunda Ballad of the D-Day Dodgers eşliğinde harika canlandırılmış sahneler. Ve aksanlı konuşmaları sökmek bile keyifli.

Screaming Eagles.. En tanıtık hikaye de bu... Saving Private Ryan ve Band of Brothers'da adı geçen 101inci Hava İndirme içinde bir öykü. Biraz farklı tabi... "I don't mind the war. But I hate the fucking army" quotesi yeterlidir sanırım konuyu anlatmaya...

Sonuncu ise Nigtingale... Bu sefer denize açılıyoruz. Önce bir kuzey deniz fırtınasının depresyonunu yaşıyorsunuz, harika çizimler ile sonra da U-boat saldırısındaki bir destek filosunun yokoluşunu ve Tirpitz... Adının geçmesi bile heyecanlandırıyor beni. Bishmark'ın kız kardeşi. Alman harikaları.


Evet, Emre! Vol 2' yi bekliyoruz..

4 Ağustos 2009 Salı

Californication


"Digitürk'de Entourage'dan sonra yayınlanıyor ve güzel, seversin sen" dediler ve aklımı yitirmediğim bir anımda indirdim kendisini.

Her şeyden önce, Fox Mulder oyunculuğa el atmış dedirtecek kadar üstüne işlemiş kişiliği ile David Duchovny'yi farkediyorsunuz izlerken. Bir insana bu kadar mı yapışır, bu kadar mı kendisinin önüne geçer. Geçmiş işte...

Neyse, allahtan bunun farkında olan yapımcılar fazla kullanmıyor kendisini...

Konusu New York'lu bir yazar'ın California'ya taşınması ve sonrasında girdiği depresyonla alakalı. Öne çıkan noktalar ise hazır cevaplık, depresyon, bol bol gögüs ve +18 espriler...

1. sezonu izledim ve bazen düşünüyorum bu Hank Moody karakteri kime benziyor diye? Biraz Bukowski, biraz Johnny Drama + Ari Gold... Tabi Drama'nın aktif cinsel yaşama sahip olan hali.

2. sezonu indirmesem izlemek için indirir miydim bilemiyorum.

Ha!.. bir de çekimlerini beğenmiyorum, söylemeden edemeyeceğim.

24 Temmuz 2009 Cuma

Top 100 Rock 90s

Usenet gezilerimin birilerinde karşılaşıp indirdiğim Top 100 Rock 90's diye bir güruh mp3 ü dinleyerek çalışıyorum bir kaç saattir. Ve çalışamıyorum...

12 den 22 ye geçen yıllar geliyor aklıma...

1990'da Jane's Addiction dinlermişim, Stop! varmış da geçen hafta sahnedelerdi. Ben de sahnenin bir kaç yüz metre ötesinde. Hiç hatırlamamışım o an.

Ya da 92 'de Mr Big den To Be With You... ilk ergenlik, ilk aşklar... Ne romantizm yapmışımdır içten içe... Şimdi dinlediğimi gördüğümde gülüyorum...

Sonra Brian Adams, Metallica, Guns'n Roses konserleri ile edep sahibi olmuşum da 94-99 arasını sadece kulak aşinalığı ile kurtarıyorum. Ama anılardan kurtarmak zor oluyor. Hepsi bir anı, hepsi bir diyaloğu getiriyor.

12 den 22 ye ne kadar aptal mışım diyorum. şimdi 31 bitiyor, yolda...

41 i görürsek ne aptal bir milenyum geçir mişim diyecek miyim?

22 Temmuz 2009 Çarşamba

8

Tam 8 yıl... ilk gününde dışlanmış, son gününe kadar içinde olmadan geçen 8 yıl... Ne kaldı elimizde?

Oysa ne hayaller kurmuştuk O Sıkıcı Sınavdan önce... Sonrasında ne kabuslar görmüştük O Yogun Stres ile birlikte. Bazen her şey uzanıp yayılmış 8 gibi, sonsuzluğa açılırken bazen de 0'a limit aldık..

Ne kaldı elimizde o günlerden? 8... 2 nin kübü... 64 ün karekökü... İlkokul 4 de öğrenmiştik zaten bunu...

21 Temmuz 2009 Salı

Burada sigara içilir ve bu da sağlığınıza zarar verir

Daha önce hiç tadına bakmamış da olsam, haftasonları kendimi dışarı attığımı bana hatırlatan içine işlemiş sigara kokusu artık yok. Birileri bunu yasakladı ve birileri de bunu eleştirmekle meşgul. Ben ise tarafsız biri olmasam da, gecenin sonlarına geldiğimi haber veren göz yaşlarımın ahını çekecek olsam da bu yasak biraz ağır sanki.

Çoğumuzun eğlenirken artık görmezden geldiği "İçerideki ses düzeni geçici duyma bozukluklarına yol açabilir" derken yanında "Burada sigara içilir ve bu da sağlığınıza zarar verir" ibaresinin de yer almasını da görmezden gelebilir miyiz?

Hele de bunu birazcık sertleştirilmiş "air condition" yasasıyla belirlenen bir ruhsata bağlayıp, "miras değil alın teri" yasasıyla doğru mekanlara dağıtırlarsa, ucube yerlere sıkışmış eğlence sektörümüzün kalitesini bile arttırabilirler... Sanki...

28 Haziran 2009 Pazar

RIP

Tek kanallı dönemde pazar günleri sabah kuşağında çizgi film, sonra western ve pazar konserlerinde sokakta oyun oynayarak zaman geçirmekle başlar ardından saat 18 gibi Ömer Karacan'ın sunduğu Coca Cola sponsorluğundaki Number 1 ile de bitime doğru sürüklenirdi. Türkçeyi şekilden şekile sokarken ki gösterdiği kıvraklığı vücudu ile de destekleyen sunumu ile Ömer Karacan çok severek sunarı MJ'i.

İşte o zaman tanıdım onu.

Eğer o unutulmaz 1993 yazında önce o gelseydi sanırım hayatımın sonuna kadar en büyük hayranı olarak yaşayabilirdim. Ama Guns ve Metallica yı izledim. Henüz 15'inde bir genç için rock daha çekiciydi. Ona kapılıp gittik uzun süre.

Dangerous benim için MJ'den kopuş oldu. Duyduğumda dinler ama dinlemek için çaba sarfetmez oldum. Sonra HIStory...

15 yıl önce MJ'in girdiği buhran, ölmek gibi bir şeydi. "ölmek ne güzel şey" değildi onun için. Bunu da bir kaç defa gösterdi. gördük. Hatta ölümü de bu denemelerin sonuncusunda (başkalarının yalancısıyım) aldığı riskler ile buldu.

Ölümünü duyduğumda bir arkadaşımla sohbet halindeydik. Söyledim, "I am bad" dedi. Özünden uzak da olsa buydu his. Başka bir şey de gelmedi arkasına. Sonra gazetelerde okuduk taziye mesajlarını, MTV gibi bir kanal hem local hem de global olarak 2 gününü sadece ve sadece ona ayırdı, popun kralına... Çocukluğumuza... Anılarımıza...

Rest in Peace MJ...

23 Haziran 2009 Salı

bugün kendimi değişime hazır hissetmiyorum

Çoğumuz ya da benim öyle olduğunu sandığım bir kısmımız, sürekli bir şeylerden şikayet edip, memnuniyetsizlik suratıyla hayatlarını sürdürmeye çalışırlar.

Sabah isteksizce kalkıp, traş olmadan ya da yarım yamalak bir makyajla geç kalınmış bir işe sürüklenirken aklımızda hep daha iyi bir iş, yoğun bir iş çıkışında "haftada 2 defadan fazla görüşmek ilişkiyi yorar ve ben yoruldum" serzenişiyle süslenmiş sevgili suratıyla gidilen kız arkadaş/erkek arkadaş buluşmalarında ise daha özgür bir yaşam hatta bazen utanmadan daha iyi bir eş isteriz.

Peki bu değişime hazır mıyız? Bu değişimin vereceği ani ivmenin yaratacağı depremin farkında mıyız? Vücudunuza yüklenecek ve sizi süredurum halinden belki de bir F1 aracına çevirecek o gücün etkilerine, 3-4 belki de 7-8G ye varan basınca karşı karşıya kalmaya ve en önemlisi bu esnada değişmeye var mıyız?

Açıkcası ben; yokum...

Bugün ben buna hazır değilim, yarın da olabileceğimi sanmıyorum